SOYKIRIM İDDİALARINA BÜYÜK DARBE

Dadrian'ın Soykırım Tezi Çürütüldü...

ABD'li emekli subay Edward J. Erickson bulduğu belgelerle, ‘ Ermeni Soykırımı ‘ iddialarının en büyük destekçisi Dadrian'ın yanlışlarını ortaya çıkardı. Belgeler, Ermenilerin ölümünden sorumlu tutulan Teşkilat-ı Mahsusa'nın bu dönemde cephede olduğunu kanıtlıyor.

Emekli bir Amerikan subayı olan Edward J. Erickson, sözde ‘ Ermeni Soykırımı ‘ iddialarına önemli bir açılım getirdi. Erickson, binlerce Osmanlı askeri belgesi içinde yaptığı arşiv çalışmasıyla, ‘ Ermeni Soykırımı ‘ iddialarının başlıca ve en önemli savunucusu olan sosyoloji profesörü Vahakn N. Dadrian'ın tezlerini çürüttü. Erickson, Middle East Quarterly'de yayımlanan ve 90 ayrı kaynaktan derlediği belgelerle, 1915 – 1917 Ermeni tehcirindeki ölümleri başlıca sorumlusu olarak gösterilen Osmanlı gizli servisi Teşkilat-ı Mahsusa'nın olaylarda payı olamayacağını ortaya çıkardı.

Askerler Cephedeydi

Ermeni diasporası ve bazı tarihçiler bugüne dek 1915 – 1917 olaylarından, Teşkilat-ı Mahsusa'yı ve Alman Binbaşı Stange'yi suçluyordu. Ancak Erickson'un gün ışığına çıkardığı belgelere göre Teşkilat-ı Mahsusa, ne İttihat ve Terakki yönetiminden ‘ Ermenileri öldür ‘ emri aldı ne de bu emri uygulamak için herhangi bir girişimde bulundu. Çünkü askeri belgeler, Ermenilerin ‘ katliamların ‘ gerçekleştiğini öne sürdükleri zamanda, Teşkilat-ı Mahsusa askerlerinin çeşitli cephelerde savaştığını kanıtlıyor. Cephedeki askerlerin sayısı, konumu ve görevlerini resmi belgelerle ortaya koyan Erickson, ‘ Ermenilerin tehciri 1916'da tamamlandı. Tarihçilerin çoğu olup bitenlerden Teşkilat-ı Mahsusa'yı ve Binbaşı Stange'yi suçluyorlar. Ama bu kayıtlar, bu suçlamalar için kanıt sunmuyor ‘ diye yazdı.

Belgeler Gerçek

Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi askeri tarihinin dönemi ve olaylarını net bir şekilde resmettiğinin altını çizen Erickson, belgelerin tahrip edilme olasılığının da çok düşük olduğunu söylüyor. Çünkü bu belgeler, teknik bilgi içeriyorlar ve kamuoyuna sunulmak için hazırlanmamışlar. Erickson, ‘ Savaş boyunca Türk askerlerine verilen birlik atama kararlarının da, Türklerin herhangi bir Ermeni katliamı için hareketlenmediklerini gösteriyor. Dadrian'ın, Binbaşı Stange ve Teşkilat-ı Mahsusa'yı soykırım ve etnik temizlemeden sorumlu tutmasının kanıtı yok. Dadrian'ın faydalanmadığı belgeler, bu iddiaları desteklemiyor' diyor.

Middle East Quarterly Yaz 2006 sayısında yayınlanan Edward J. Erickson'un makalesinin tam metni aşağıdadır. Makaleden önce;

Edward J. Erickson; International Resarch Associates düşünce kuruluşunda çalışıyor. Emekli bir ABD ordusu subayı.

Vahakn N. Dadrian; New York Devlet Üniversitesi'de Sosyoloji Profesörü, soykırım konusunda uzmanlaşmış bir araştırmacı. Yeni bir bilim dalı olan Viktimolojinin ( kurban – mağdur kimse/ler bilimi ) de önde gelen isimlerinden. Onu diğerlerinden farklılaştıran yan ise, araştırmalarını özellikle Türk kaynaklarına dayandırması. Ancak Amerikalı subay Edward J. Erickson'un arşiv çalışması, ‘ Ermeni Soykırımı ‘ iddialarının başlıca savunucularından olan Dadrian'ın yanlışlarını ortaya çıkarıyor.

 

MAKALE

Birinci Dünya Savaşı'nda Doğu Anadolu'daki Ermenilerin tehciri, zamanla üzerinde fırtınalı tartışmalar yaratan bir vakaya dönüştü. Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olanlar, Ermeni sorununu bir tür ‘ ilk günah ‘ olarak öne sürüyorlar. Oysa yürütülen tartışmanın çoğu siyasi polemik, azı da gerçeklerle ilgili. Yüzbinlerce Ermeni'nin ve milyonlarca başka kişinin Birinci Dünya Savaşı sırasında ölmesinden 90 yıl sonra, arşivlerin ne söylediğinin büyük önemi var. Zira konu son derece önemli. Birinci Dünya Savaşı sırasında pek çok Ermeni'nin ortadan yok olduğuna dair çok tartışma var. Fakat Ermeni sivillerin savaş sırasında değişik nedenlerden dolayı mı, yoksa Osmanlı Hükümeti'nin emri üzerine katledildikleri mi tartışması hep kritik olmuştur.

Üç Nokta

Daha spesifik olmak gerekirse, bir Ermeni soykırımı olup olmadığı meselesi üç kritik nokta üzerinde dönüyor. Savaş sonrası İstanbul hükümeti sırasında 1919 – 1920 yıllarında görülen Türk savaş suçları mahkemesinin tutanakları, savaş suçlarından dolayı bazı Osmanlı yetkililerinin yargılanması ve asılması; Ermenilerin tehcirine katıldığını iddia eden bir Osmanlı hükümet yetkilisi Naim Bey'in hatıratından elde edilen belgeler; ve Osmanlı özel kuvvetlerine az çok denk bir güç olan Teşkilat-ı Mahsusa'nın rolü.

Geçenlerde, Ermeni katliamlarının doğasını ve daha özel olarak Teşkilat-ı Mahsusa'nın bir Alman topçu subayı Stange'nin ( kayıtlarda sadece soyadı yer alıyor) katliamlardaki rolünü iki araştırmacı tartıştı. İlk araştırmacı Zoryan Çağdaş Ermeni Araştırma ve Arşiv Enstitüsü Soykırım Araştırma Direktörü Vahakn N. Dadrian'dır. Dadrian, Stange'nin, Türk – Rus sınırında özel operasyonlardan sorumlu en üst rütbeli subay olduğunu ve katliamların arka planında yer aldığını yazdı. Dadrian'a göre Osmanlı hükümeti Teşkilat-ı Mahsusa'yı cephe gerisinde tehcirin yerine getirilmesiyle görevlendirdi ve bunlar o bölgelerde Ermeni katliamlarında başrol oynadılar. Dadrian, Stange'ye yönelik iddialarını Stange'nin sorumlu olduğu bölgedeki ikinci el Alman ‘ katliam raporlarına ‘ ve 1919'da İstanbul savaş suçları mahkemelerindeki tutanaklarda yer alan tartışmalı tanıklıklara dayandırıyor. O zamandan bu yana pek çok taraf Dadrian'ın iddialarını referans gösteriyor.

Askeri Tarih Farklı

Fakat geçen sene Massachusetts Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi Bölümü'nde profesör olarak görev yapan Guenter Lewy, Dadrian'ın bulgularına Stange'nin; ne bir Teşkilat-ı Mahsusa bünyesinde bir Alman subayı olarak görev yaptığını ne de katliam bölgesinde faaliyet gösterdiğine dair kanıt olmadığı gerekçesiyle karşı çıkıyor. Tarihte detaylar fark eder. Çağdaş politikacıların 90 yıl önce yaşanan olaylara verdiği önem gözönünde bulundurulduğunda Stange'nin operasyonlarına açıklık getirmek önem kazanıyor.

Bu bakımdan resmi 27 ciltlik Birinci Dünya Savaşı Türk Askeri Tarihi eseri çok önemli bir kaynak. Ama bu esere batılı araştırmacılarla pek fazla itibar edilmemiş. Ciltler üniversite araştırmacılarının rahatça girip faydalanacakları bir yerde değil. Söz konusu kaynak Ankara'da bir askeri kütüphanede yer alıyor. Katliamlar etrafında dönen politize olmuş tartışmalardan farklı olarak, bu tür kaynaklar hangi subay ve birliklerin, ne zaman nerede yer aldıklarına dair detayları barındırıyorlar. Bu kaynak içinde Üçüncü Ordu'ya ait kaynaklar Stange'nin savaş siciline ışık tutuyor. Üçüncü Ordu'yla ilgili veriler Dadrin'ın 1993'teki makalesiyle eş zamanlı olarak basıldı ve dolayısıyla Dadrian'ın çalışmalarına bir yanıt olarak bir kenara atılmamalı. Bu verilerde ayrıca Dadrian ve diğer soykırım araştırmacılarının hesaba katmadığı bir bilgi kaynağı sunuluyor.

1915 olaylarını analiz etmek Osmanlı askeri yapısının anlaşılmasını gerekli kılıyor. Çünkü döneme ait araştırmalar genellikle birlikleri karıştırıyor. 1914 – 1918 arasında Kafkas cephesinde, beş Osmanlı düzenli ve düzensiz birlik grubu bulunuyordu. Osmanlı düzenli ordusu profesyonel askerlerin komutasındaki üniformalı askerlerden oluşuyordu. Düzenli ordu savaş boyunca tüm cephelerde savaştı. Onlara yardım eden güç Jandarmaydı. Paramiliter Jandarma ya da kır polis gücü askeri standartlara göre eğitim almış ve profesyonel subaylarca yönetiliyordu. Her eyaletin en az bir hareketli jandarma alayı ve hareketsiz jandarma taburları yer alıyordu. İçişleri Bakanlığı barış zamanında jandarmayı kontrol etti. Fakat 3 Ağustos 1914'te seferberlik ilan edildiğinde komuta Savunma Bakanlığına geçti.

Ek olarak, eski adı Hamidiye Alayları olan aşiret birlikleri vardı. 1910'da Savunma Bakanlığı 29 aşiret alayını düzenli orduya entegre etti. Hem geleneksel süvari hem de iç güvenlik gücü olarak tertiplenen bu kuvvetler fazla disiplinli olmayan aşiret liderlerince yönetiliyor ve çoğu Kürtler ve Çerkezlerden oluşuyordu. Fakat 1913'te bu alaylar Osmanlı düzenli ordusu bünyesinde yedek kuvvetlere dönüştürüldü.

‘Gönüllü' olarak adlandırılan paramiliter güçler, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları dışında yaşayan Türk ve Müslümanların savaşa katılmalarına olanak tanıdı. Bu gruplar iyi idare edilen ve silahlandırılan birlikler değildi ama düzenli orduya destek oldular. Birinci Dünya Savaşı'nda Kafkasya'da hizmet eden gönüllülerin çoğu 1913'te kaybedilen Makedonya ve Epir gibi Avrupa topraklarından gelen Müslüman mültecilerdi. Bu gönüllüler serbest bırakılan Osmanlı mahkumları değildi. Profesyonel subaylarca yönetilen çok amaçlı bir özel gönüllü gücü olan Teşkilat-ı Mahsusa modern bir özel bir operasyon gücüne denkti. Bu örgüt, düşman toprağındaki isyanları kışkırtma, sahip olunan topraklardaki isyancılara karşı savaşma, istihbarat ve istihbarata karşı koyma faaliyetleri yürütme gibi düzenli ordunun yerine getirmesi mümkün olmayan görevleri yerine getiriyordu.

Pek çok tarihi araştırma Teşkilat-ı Mahsusa'nın, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden ya da İçişleri Bakanlığından emir aldığını söylese de, arşiv kayıtları Birinci Dünya Savaşı sırasında Teşkilat-ı Mahsusa'nın, Savunma Bakanlığı'nın komutası altında faaliyet gösterdiğini ileri sürüyor. Son olarak Anadolu'da askeri olmayan silahlı gruplar faaliyet gösterdi. Bu çeteler, yerel gruplardı ve merkezi otoriteye bağlı değillerdi. Çete terimi hem Osmanlılar hem de yabancı gözlemciler tarafından asileri, katil grupları tanımlamak için kullanılan bir terimdi.

Ştanke Bey Müfrezesi

Stange'nin görev yeri neresiydi? Birinci Dünya Savaşı'nın patlamasından kısa bir süre önce Alman İmparatoru, General Otto Liman von Sanders'i Osmanlı ordusunun Balkan Savaşları sonrasında toparlanmasını sağlamak için görevlendirdi. Liman von Sanders de Prusyalı bir topçu uzmanı olan Yüzbaşı Stange'yi Erzurum Kalesi'nin topçu birliklerine komuta etmek için görevlendirdi. Stange, gerilla savaşı taktiklerini bilmeyen geleneksel bir subaydı. Erzurum'daki Osmanlı 3. Ordusu'na atanması usta olduğu alanı yansıtıyordu. Savaş patlayana kadar savunma hatları üstünde çalıştı. Orijinal Osmanlı savaş planına göre 3. Ordu, Doğu'da savunma konumunda bekleyecekti. Fakat Eylül 1914'te 3. Ordu'ya, savaş halinde saldırı harekatı yürütme emri verildi. Osmanlı – Rus Savaşı, Kasım'da patladığında Osmanlılar, Kafkaslar'a yönelik kapsamlı bir saldırı planlıyorlardı. Plana göre 3. Ordu'ya bağlı üç kolordu Sarıkamış'taki Rus ordusunu kuşatacaktı. Karadeniz'in güneyindeki Türk – Rus sınırında bu saldırıyı destekleyecek herhangi bir düzenli Osmanlı askeri gücü bulunmuyordu. Yine de Osmanlı sınır birlikleri 22 Kasım'da harekete geçtiler. 3. Ordu da Ardahan'a yöneldi.

Teşkilat-ı Mahsusa Neredeydi?

İşte bu noktada Stange devreye girdi. Osmanlı stratejistleri Sarıkamış'ın ele geçirilmesi için 3. Ordu'ya bağlı tüm güçlerin harekete geçirilmesi emrini verdiler. Stange'ye de 8. Piyade Alayı, iki top bataryası Çoruh Sınır Güvenlik Taburu'nun komutası verildi. Ştanke Bey Müfrezesi'nin askerleri özel kuvvet değildi ve zayıf direnişi kolayca kırarak 21 Aralık'ta Artvin'i ele geçirdiler. Aynı anda bölgede faaliyet gösteren başka Osmanlı birlikleri de bulunuyordu.

İttihat ve Terakki'nin üst düzey yetkililerinden Bahattin Şakir, Lazlara ve Türkleri kışkırtmak için Rus İmparatorluğu'na bağlı Batum'a sızmış olan Teşkilat-ı Mahsusa gücüne komuta etti. Bu göreve ek olarak Şakir, bir topçu Binbaşısı olan ve Rus toprağındaki Teşkilat-ı Mahsusa güçlerine komuta eden Ziya Bey'e Ermeni çetelerini kuşatarak yok etme emri verdi. Teşkilat-ı Mahsusa, aynı zamanda Rus birliklerine de saldırdı ve bazı Rus subaylarını esir aldı. Bir Türk kaynağı, Çoruh Vadisi'nde geniş bir gönüllü kuvvetinin Yakup Cemil komutası altında faaliyet gösterdiğini yazıyor. Bir başka Türk kaynağı ise Yakup Cemil'in kuvvetinin bir Teşkilat-ı Mahsusa birliği olduğunu belirtiyor. Bu mahvedici savaşta pek çok sivil Türk, Ermeni ve diğer bölgesel etnik gruplara mensup siviller katledildi.

Bu kadar farklı birimin faaliyet gösterdiği cephede, Sarıkamış harekatı yaklaştıkça komuta karışıklığı başgösterdi. Sonuçta Stange bölgedeki tüm düzenli birlikler ve Teşkilat-ı Mahsusa'nın komutasını üzerine aldı. Ama Teşkilat-ı Mahsusa ve gönüllüler harekatın kontrolünü elinde tutmak isteyen Şahir'den emir almaya devam ettiler. 22 Aralık'ta, 10. Kolordu ve 3. Ordu, Stange'ye Teşkilat-ı Mahsusa ve gönüllülerin ayrı ayrı Ardahan'a yaklaşmalarını emretti.

O zaman Yüzbaşı Halit Bey'in komuta ettiği Teşkilat-ı Mahsusa ilerlemeye katıldı. Kötü havaya karşı bu kuvvetler kenti 29 Aralık'ta kuşatmaya başladılar. Stange, ne Teşkilat-ı Mahsusa'ya ne de gönüllülere komuta etmediği için kendi müfreze emirlerinin koordinasyon kopyalarını Yüzbaşı Halit'e gönderdi. Halit'te bu emirleri yakındaki gönüllü birliklere aktardı. Bu beceriksiz bir düzenlemeydi. Teşkilat-ı Mahsusa'nın ve gönüllülerin emirleri aldığına dair hiçbir belirti yok. Sonuç Ardahan'a eşgüdümsüz bir saldırı oldu. ‘Ştanke Bey Müfrezesi' ağır kayıp verdi. Teşkilat-ı Mahsusa ve gönüllü birliklerin kaybı ise hafifti. Osmanlılar Artvin2i uzun süre tutamadılar.

Ermeniler Saldırdı

Ruslar Ocak 1915'te süngü hücumuyla kenti geri aldılar. Şubat boyunca Osmanlılar, Artvin'i geri almaya dönük operasyonlarını sürdürdüler. Ocak 1915 sonunda Şakir, bazı Teşkilat-ı Mahsusa birliklerini Yüzbaşı Halit Bey'in komuta ettiği Teşkilat-ı Mahsusa alayına dönüştürdü. Bu Alay 9 subay ve 671 erden oluştu. Yüzbaşı Halit aynı zamanda ‘Baha Bey Şakir Kuvveti' adı verilen bir gönüllü grubunun kontrolünü de eline aldı. Daha sonra taktik durumun kötüleşmesi üzerine Şakir, Teşkilat-ı Mahsusa'nın Stange ile sınır boyunca savunma operasyonları için işbirliği yapmasını önerdi. Savaş şiddetliydi. Bir Ermeni taburu ve Kazaklar, Yüzbaşı Halit Bey'in Teşkilat-ı Mahsusa askerlerine arkadan saldırdı. Teşkilat-ı Mahsusa iyi çarpıştı ve Stange'nin düzenli birlikleri güven içinde geri çekildiler.

1 Mart 1915'te Rus Ordusu cephe boyunca büyük bir saldırıya girişti. Osmanlı birlikleri geri çekildi. Osmanlı 10. Kolordusu kuzeydoğu cephesindeki, Osmanlı birliklerini yeniden düzenledi ve Lazistan ve Havalisi Komutanlığı'nı kurdu. Stange, 4,286 asker, 6 makineli tüfek ve 4 toplabir savunma örgütlenmesine gitti. Bu düzenlemeler Osmanlı savunmasını güçlendirdi. Fakat 1916 başları kuzeydoğu Anadolu ve Kafkasya'da Osmanlı stratejik konumu için bir felaket oldu. Ruslar Erzurum, Rize ve Trabzon'u ele geçirdiler. 1916 sonbaharında Osmanlı 3. Ordusu'nun operasyonları nerdeyse tamamen durdu. Bu hem kötü hava koşulları hem de savaş yorgunluğundan kaynaklandı.

Veriler 1917'de Sona Eriyor

Kafkas cephesinde Teşkilat-ı Mahsusa birimlerine dair yayımlanmış belgeler 1917'de sona eriyor ve Teşkilat-ı Mahsusa, 1918 yılının Osmanlı Kafkas Cephesi savaş düzeninde görünmüyor. Bu dönemde Teşkilat-ı Mahsusa subayları ve askerlerine ne olduğu bilinmiyor. Fakat Ermenilerin tehciri 1916'da tamamlandı ve bu çalışmaya göre bu süre boyunca Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri cephede yer aldı. Pek çok tarihçi askeri kayıtları sıkıcı ve yorumlaması güç buluyor. Yine tarihçilerin çoğu olup bitenlerden Teşkilat-ı Mahsusa'yı ve Binbaşı Stange'yi suçluyorlar. Ama kayıtlar bu suçlamalar için yeterli kanıt sunmuyor.

Ölümlerden Sorumlu Değil

Modern Türk Cumhuriyeti'nin resmi askeri tarihi, Teşkilat-ı Mahsusa'yı Kafkas cephesinde Aralık 1914'ten 1916 sonuna kadar büyük ölçüde ve geleneksel bir şekilde resmediyor. Örtbas ihtimali çok düşük zira, bu tür tarihi veriler teknik bilgi içeriyorlar ve kamuoyuna sunulmak için hazırlanmamışlar. Batum taraflarındaki operasyonlarda Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri gayri-nizami çatışmalara girmiş olsalar da, Sarıkamış saldırılarından sonra bu birlikler, Stange gibi subayların komutası altına alınmış. Birlik atamaları, birliklerin cephedeki konumuna dair kayıtlardan anlaşıldığına göre; Stange ile ilişkilendirilen Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri Kafkas cephesinden Ermenileri tehcir etmek ve katletmek için hareketlendirilmemişler. Stange'nin Ermenilerin ölümünden sorumlu olması da mümkün görünmüyor. Modern Türk Tarihi araştırmaları, Mart 1915'in sonuna kadar Stange'nin çatışmaya giren düzenli ordu birliklerine komuta ettiğini yazıyor.

Teknik bakımdan 1914'te Ardahan yakınlarındaki tüm Osmanlı birliklerine komuta etse de, Teşkilat-ı Mahsusa ve gönüllülere gerçekte komuta etmedi. Aslında 21 Aralık 1914'ten, 20 Mart 1915'e kadar Stange, bir müfreze komutanı olarak da karakterize edilebilir. 20 Mart 1915'ten sonra ise Stange, Teşkilat-ı Mahsusa kuvvetlerini, bir sahra komutanı olarak, geleneksel savunma operasyonlarında kullandı. Kayıtlara göre Stange, ne bir Teşkilat-ı Mahsusa komutanı ne de bir gerilla lideriydi.

Kanıt Diye Sunulanlar Yetersiz

Dahası Stange, Teşkilat-ı Mahsusa'nın disiplinsizliğinden şikayetçiydi. Türk Tarihi araştırmaları, Ermenilerin tehcirinde hangi birliklerin harekete geçirildiği konusunda ilginç bir alternatif sunuyorlar. Ağustos 1914'te çoğu eski aşiret kuvvetlerinden oluşan yedek süvari alayları, dört yedek süvari tümenini, bunlarda Yedek Süvari Kolordusu'nu oluşturdular. Bu kolordunun taktik performansı çok yetersiz ve ciddi disiplin sorunları arz ediyordu. Sonuçta Osmanlı Genelkurmayı bu birlikleri 21 Kasım 1914'te dağıttı. 29 yedek süvari alayından yalnızca 7'si, 3. Ordu bünyesinde yer aldı. Geriye kalan alaylar dağıtıldı ve 10,000 yedek süvari bölgeye dağıldı, köylerine döndü. Bunların çoğu Kürt ve Çerkezdi. Bunlar işsiz kaldığı için tehcir sürecine katılma fikri cazip gelmiş olabilir. Birinci Dünya Savaşı'nda pek çok Ermeni'nin öldüğü doğru. Ama soykırım suçlamalarının geçerli olabilmesi için, resmi bir etnik temizleme politikasının varolduğuna dair sağlam kanıtlara ihtiyaç var. Vahakn Dadrian'ın, Binbaşı Stange ve Teşkilat-ı Mahsusa'yı soykırım ve etnik temizlemeden sorumlu tutmasının kanıtı yok. Dadrian'ın faydalanmamayı tercih ettiği belgeler, iddialarını desteklemiyor.

Middle East Quarterly

Yaz 2006

ABD EKONOMİSİ ÇİN SAYESİNDE AYAKTA